Merhum
Kemal Güran’ ın;” Yabanabad’ ın yetiştirdiği en büyük Kur’ an okuma
üstadı” olarak tanımladığı Hasan Akkuş, Osman ve Kezban’ ın çocuğu
olarak 1885 de Kızılcahamam Gürcü (Beşkonak) köyünde doğmuş.
İlim hayatında, babasının 1889 da
İstanbul’ a çalışmaya gitmesi önemli bir rol oynamış. Hem de henüz 4
yaşındaki oğlu Hasan’ ı atının eyer heybesine koyarak Ankara’ ya, oradan
da trenle İstanbul’ a.
Babası
Hacı Osman efendi her nasılsa, Eminönü Arpacılar camiinde müezzinlik
yapmış. Yukarı Kise köylü Hafız Ali Osman Atakul’ un naklettiğine göre,
Hacı Osman efendi bir hafızlık cemiyeti gününde vefat etmiş. Oğlu Hasan
hoca da cenaze işlerinin bir bölümünü öğrencilerine havale ederek yine
de bu hafızlık cemiyetinde bulunmuş.
İlk dini bilgilerini babasından alan Hasan hocanın
gençlik yılları Sirkeci’ de geçer. İlkö öğrenimini Hamidiye mektebinde
tamamladıktan sonra Eyüp Kızılmescid camii imamı Hafız Hüsnü efendiden
hafızlık dersleri almış.
Daha
sonra Ayasofya Merkez Rüşdiyesine (Ortaokul) girip buradan 1912 de mezun
olur. Buradan medresenin yüksek kısmına devam etmeye başlayıp aynı
zamanda dini hizmetleri de ifa etmeye başlayarak 1913 de Çemberlitaş
Dizdariye camii müezzinliğine atanır.
Çok geçmeden 1. Dünya savaşı başlayıp ülkede genel
seferberlik ilan edilince askere alınıp Yemen cephesine gönderilir.
1.Fırkaya bağlı İstihkam bölüğünde yedek subay olarak görevli iken
İngilizlere esir düşer. Bu acı günleri yaşarken, esaretten kurtulduğu
takdirde bütün gücünü Kur’ an hizmetine adayacağına dair söz verir.
Savaş 1918 de bittiğinde esareti de sona
eren Hasan hoca İstanbul’ a dönüp Dizdariye camii müezzinliğine devam
eder. Ancak medrese eğitimini tamamlayamaz.
1923 de Galata Arap camiine, 1926 da ise Nuruosmaniye
camii imam-hatipliğine atanan Hasan Akkuş hoca bu yıllarda
Seher hanım ile evlenir ve Hayrunnas, Hayrunnisa ve Osman isimli
çocukları doğar.
2. Dünya
savaşı sırasında 1940 da yeniden silah altına alınıp bu sefer Doğu
cephesine gönderilen Hasan hoca bir yıl kadar yedek subay olarak görev
yaptıktan sonra terhis edilipİstanbul’ a, görevine döner.
Bundan sonra, verdiği hizmet sözünü
yerine getirebilmek amacıyla, Tabak camii imam-hatibi ve reis-ül Kurra
Hacı Hasan efendiden “Seb’a” ve “Aşere” seviyesinde Kur’ an okuma dersi
alır.
Ülkemizde din üzerinde sıkı
denetim ve hatta baskı uygulandığı yıllarda sorumluluğu gereği ücretsiz
ve idarenin de bilgisi dışında Nuruosmaniye camiinin bir köşesinde Kur’
an öğretimine başlamış.
Böyle
bir dönemde Diyanet işleri başkanı Rıfat Börekçi hoca hastalanıp
İstanbul Cerrahpaşa hastanesine getirilip tedavi altına alınır. Zamanın
din görevlileri, Menemen hadisesi bahane edilerek din adamları
üzerindeki baskı ve tutuklamalara karşı yeterli tepkiyi veremediğinden
dolayı Rıfat Börekçi’ ye kırkın olup, bu sebepten kendisini ziyaret
etmezler.
Hasan Akkuş ise arkadaşı
Ayasofya camii imam-hatibi İdris Okur hoca ile gidip Rıfat Börekçi’ yi
ziyaret eder. Hatta taburcu olmasından sonra hastalığının nekahet
döneminde lojmanında bir süre misafir eder.
Bu dönemde Hasan hoca talebelerle derse devam ederken,
Rıfat Börekçi hoca ansızın onun ders yaptığı yere giriverir. Hemen
telaşla Rıfat Börekçi’ nin ellerine sarılınca, baskına uğradıklarını
sanan öğrenciler oraya buraya kaçışmaya başlar. Hasan Akkuş talebeleri
sakinleştirerek yerlerine oturtur ve Rıfat Börekçi’ye dönerek şunları
söyler:
-Bak efendi hazretleri ! Allah’
tan korkuyoruz, bu talebeleri okutuyoruz. Sizden korkuyoruz, kaçacak
yer arıyoruz. Allah rızası için buna bir çare bulun.!
Bu sözler karşısında Rıfat Börekçi hoca
tam bir siyasetçi ağzı ile:
Hele
Ankara’ ya varalım da, bizim Kemal (Atatürk) ile bir görüşeyim, diye
cevap verir.
Oradaki
Kur’ an derslerini bir süre takip eden Rıfat Börekçi, Ankara’ ya dönünce
bu sözünü unutmaz ve Hasan Akkuş hocanın İstanbul ikinci hafız
öğreticiliğine atanmasını sağlar. Bu şekilde hizmetini resmileştirmiş
olur.
1926-40 arası 16 yıl Kur’ an
öğretimi sırasında öğrencilerini de camiin müştemilatında
barındırmıştır. Fakat zamanla yer yetmediğinden uzun mücadeleler sonunda
önce Nuruosmaniye camii vakfı mütevelli odasını, sonra da külliyenin 12
odasını yurt olarak Kur’ an öğrencileri için kiralamayı başardı ve
ülkede ilk yatılı Kur’ an kursu faaliyetini gerçekleştirdi. O günün
parası ile buraların restorasyonu için 25.000 TL harcamış.
Kur’ an tilaveti sırasındaki uslübü ve
ünvanı Anadolu’ ya o kadar yayılmıştı ki, hemen bütün cemiyetlere
çağrılır olmuştu. Hatta İstanbul’ a gelen ticaret erbabı, onun arkasında
namaz kılıp sesini dinleyebilmek için Mahmutpaşa ve Sirkeci’ deki
otellerde kalırmış.
En
verimli olduğu 1950-60 arasında çalışmalarına çok hız verir. Kore
şehitleri için okunan Mevlidin duasında sarf ettiği; ”Allah bu Rus
milletini kahretsin!” sözü toplumu galeyana getirmiş ve bu yüzden
Diyanet İşleri başkanı A. Hamdi Akseki epey zorda kalmıştır.
1960 darbesinden sonra imam-hatiplik ve
Kur’ an öğreticiliği aynı kişinin uhdesinde kalması yasaklanınca, yorgun
olduğu için imam-hatipliği tercih ederek, 1970 yılına kadar sürdürdü.
Hasan Akkuş hocanın Nuruosmaniye
dershanesi
Fiziki görünüm olarak orta
boylu, beyaz yüzlü ve pehlivan yapılı olan Hasan Akkuş hoca şakacı bir
huya sahip olup aşırı ciddiyeti sevmezdi ve dostları ile sık sık
şakalaşırdı. Mesela arkadaşı Hafız İdris okur ile yolda giderken çocuk
gibi ona çelme takıp sendelemesine sebep olurmuş.
Asla hayalci değildi ve gerçekleşme şansı
olmayan fikirlere değer vermezdi. Cömert birisi idi, yemeyi ve
yedirmeyi severdi.
Tebliğin
genele yayılması prensibinden hareketle herkese eşit mesafede idi. Bir
gün içkili bir lokantanın önünden geçerken, kendini tanıyan bir gurup
sarhoş ondan gazel okumasını isteyince onları kırmaz ve hemen elini
kulağına götürüp isteklerini yerine getirir. Bunu eleştiren
arkadaşlarına ise şöyle karşılık verir:
-Ne yapalım, Yüze Allah ezelde insanların kaderlerinde
bölüştürme yaparken hafifliği bana, ağırlığı da Ayasofya imam-hatibi
İdris Okur’ a vermiş. Bu
olaydan bir süre sonra Hasan Akkuş hocayı bir Cuma hutbesinden dolayı
emniyete çağırmışlar. Korkan cami cemaati fazla ilgilenemediği halde,
olayı duyan bu sarhoşlar hemen karakola gidip hocaefendinin serbest
kalmasını sağlamış.
Yine
yolda yürürken, Beyazıt esnafından bir kaçının isteğini kırmayıp hemen
oracıkta birkaç sure okuması unutulmaz anılarından.
Aynı zamanda sanata ve güzel sese de aşık
olan Hasan Akkuş hoca gençliğinde Tepebaşı gazinosuna Safiye Ayla,
Hafız Burhan gibi sanat erbabını dinlemeye gidermiş. Bu durum müftüye
şikayet edilip müftü kendisini çağırınca hemen orada istifasını yazıp
vermiş. Müftü de şaşırıp; “Bildiğini yap” diyerek göndermiş.
Kızılcahamam ve köyünden küçük yaşta
ayrılmasına rağmen memleketini unutmaz ve zaman zaman ziyaret ederdi. Bu
ziyaretlerinden birinde, bölgesinin çocuğu Ali Osman Atakul’ u keşfedip
İstanbul’ a götürmüş ve hem öğrenimini hem de bakımını üstlenmiş.
Hasan Akkuş hocanın kabri
Aynı şekilde Göynük’
deki dünürünü ziyareti sırasında da meşhur hafız İsmail Biçer’ i
keşfedip İstanbul’ a götürür. Orada Abdurrahman Gürses hocanın öğrencisi
olan İsmail Biçer vefat ettiği en verimli çağına kadar ülkenin sayılı
hafızları arasındadır.
Bir
özelliği de öğretimde “kalfalık” metodu yerine, öğrencileri ile bizzat
meşgul olmasıdır. Uyguladığı grup metodu ile çok zor olmasına rağmen
aynı anda birkaç öğrenciyi dinleyip değerlendirecek kadar yetenekli ve
hizmet aşığı olduğu görülüyor.
Görüldüğü
gibi hizmetle dolu dolu bir hayat geçiren Hasan Akkuş hoca, 8 Ocak 1972
de 87 yaşında iken Allah’ ın rahmetine kavuştu. Cenaze namazı
Nuruosmaniye camiinde dostu Abdurrahman Gürses tarafından kıldırılıp.
Çok geniş bir katılımla kılınan namazdan sonra sevenlerinin omuzlarında
Levent Zincirlikuyu mezarlığında defnedildi.
Allah kendisine rahmet eylesin.