Kategoriler
Sayfalar
Yeni İçerikler
 
KIRAAT İLMİ
Kıraat İlminin Doğuşu

Kıraat İlminin doğuşunu ve kıraat ihtilaflarının temelde nelere dayandığını iyi kavrayabilmek için, Hz. Ebu Bekir devrinde cem edilip MUSHAF haline getirilmiş olan Kur’an ayetlerinin, Hz. Osman devrinde teksir ve istinsah ettirilirken (çoğaltılırken) ve çeşitli beldelere gönderilirken dikkat edilen bazı önemli hususlara işaret etmek yerinde olacaktır.

Kıraat İlminin Doğuşu
 
Kıraat İlminin doğuşunu ve kıraat ihtilaflarının temelde nelere dayandığını iyi kavrayabilmek için, Hz. Ebu Bekir devrinde cem edilip MUSHAF haline getirilmiş olan Kur’an ayetlerinin, Hz. Osman devrinde teksir ve istinsah ettirilirken (çoğaltılırken) ve çeşitli beldelere gönderilirken dikkat edilen bazı önemli hususlara işaret etmek yerinde olacaktır.

Ashab-ı Kiram, Hz. Peygamberden kıraati farklı vecihlerde telakki etmiştir. Ashap, Allah Rasulünden her sene Cebrail ile karşılıklı birbirlerine Kur’an ayetlerini nasıl ve ne şekilde okuduklarını tespit ediyorlardı. Ayetlerin her çeşit okuyuşunu öğreniyorlardı. Onlardan bir kısmı “bir harf” üzerine, bir kısmı da “başka bir harf” üzerine okuyordu. Daha sonra bunlar, çeşitli beldelere dağılarak, halka Kur’an’ı Hz. Peygamberden duydukları şekilde öğretiyorlardı.  Bu yeni öğrenenler arasında, Hz. Peygamberin, ”Şüphesiz bu Kur’an yedi harf üzerine inmiştir. Ondan kolayınıza geleni okuyunuz”  şeklindeki müsaadesinin ruhuna vakıf olmayanlar vardı. Nitekim bu husus, Hz. Osman devrinde vuku bulan Azerbaycan seferinde açıkça göze çarpmaktadır. Bu sefere katılan Suriyeli ve Iraklı askerlerin, kendi kıratlarının doğruluğu hususunda birbirleriyle ciddi münakaşa etmelerine yol açmıştır.

Ordusunu güçlükle yatıştıran kumandan Huzeyfe, sefer dönüşünde derhal meseleyi Halife Osman’a intikal etmiştir. Bunun üzerine Hz. Osman, Hz. Ebu Bekir döneminde cem edilen ve zamanla peygamber zevcesi olan Hz. Hafsa’ya intikal eden MUSHAF’ı istemiş ve Zeyd bin Sabit başkanlığında kurulan bir komisyona, bu mushafı teksir ve istinsah etmelerini istemiştir.

Halifenin emri ve talimatı gereğince çalışmalarını çok ciddi bir şekilde sürdüren bu heyet, kendilerine teslim edilen bu mushafı teksir etmişlerdir. Aynı zamanda sağlam ve sika kimselere de muracaat edilerek yapılan bu teksir ve istinsah işinde, bir kelimede ihtilafa düşüldüğünde Kureyş lehçesiyle yazılmış  ve yedi harf dairesinde değişik kıraat vecihlerine müsait bulunması için de kelimelere nokta ve hareke konmamıştır.
Rivayetlerde beş veya yedi adet olarak teksir edildiği bildirilen Kur’an nushalarından her biri merkezi durumda olan Mekke, Şam, Kufe, Basra, Yemen ve Bahreyne gönderilmiş ve İmam adı verilen Nusha ise Medinede bırakılmıştır. H. 25. yılında vüku bulan  bu önemli olayda, bu nushaların hattına ve tertibine uymayan diğer nushaların, halifelikçe yakılması istenmiştir.

Hz. Osman adı geçen şehirlere yalnız Kur’an nushalarını göndermekle kalmamış, bunların kıraat şekillerini öğretecek kimseleri de vazifeli olarak göndermiştir. Zeyd bin Sabit Medine’de görevlendirilmiş, Abdullah bin Sait Mekke’ye, Muğire bin Şihap Şam’a, Ebu Abdurrahman es-Sülemi Kufe’ye, Amr bin Kays ise Basra’ya gitmişlerdir.

Gerek Medine’de bulunan, gerek özel olarak bazı beldelere Kur’an öğretmeni sıfatıyla gönderilen veya çeşitli vesilelerle başka beldelere göç eden Kurra sahabi, o beldelerde yaşayan insanlara, Kur’an’ı bizzat Hz. Peygamberden aldıkları şekilde öğretmeye devam ettiler. Tabiin halkasını meydana getiren topluluk da sahabeden öğrendikleri gibi okudular. Böylece her beldede sahabenin rihle-i tedrisinde pek çok hafız ve kurra yetişti ve zamanla bazıları bulundukları beldelerin kutbu, direği oldular. Hatta içlerinden bir kısmı kıratta bizzat USTAD telakki edildiler.

Kıraat İlmi

“Kıraat” kelimesinin sözlük anlamı, “Karee” kökünden bir mastar olup, “bir kitaba bakıp kelimelerini okumak” anlamına gelmektedir.

Istılahta ise; “Harflerin talaffuzu, heyetlerinin söylenişi vs. gibi hususlarda Kıraat İmamlarının Kur’an’ı okumada takip ettikleri yoldur.”

Kıraat İlmi ise; nakledenlere isnat ile, ayetlerdeki kelimelerin keyfiyetlerini ve okunuş şekillerindeki ihtilafları bildiren ilme Kıraat İlmi denir.

Başka bir ifade ile Kıraat İlmi; okunuş şekilleri olan hazf, hareke, sükun, fasıl, vasıl, nakil, imale, tahkik vs. gibi hususlarda Kur’an Mütehassıslarının ittifak ve ihtilaflarını bildiren ilimdir.

Kıraat İlminin Gayesi

Mütevatir kıraat ihtilaflarının zabt melekesini elde etmektir. Yani hem ezberleme, hem de tespit etme alışkanlığını kazandırır. Başka bir ifade ile, kıraat imamlarından her birinin kıratını bildirir.

Kıraat İlminin Diğer İlimler Arasındaki Yeri
 
İlimler içinde en şerefli payeye sahip olanı Kur’an-ı Kerimdir. Kıraat ilmi doğrudan doğruya Kur’an’ın okumasıyla ilgili olduğu için, Kur’ani ilimlerden sayılır. Dolayısıyla İslami ilimler arasında önemli bir yere sahiptir. Dinimizde bu ilmi öğrenmek ve öğretmek farz-ı kifayedir. Ulum-u Kur’an ile ilgili eserlerde, müfessirlerin bilmesi gereken ilimler içerisinde Kıraat İlmi başta gelir. Zira Kıraat İlmi doğrudan doğruya Kur’anın lafzına taalluk ettiği için, müfessirin bilmesi gereken ilimlerin ilkidir.

Netice itibariyle İslam’ın dayandığı temel ilimlerin esası K. Kerimdir. K. Kerim de kıraatle muhafaza ve zapt edilir. Eğer bu mütevatir kıratlardan bir kısmı zayi olsa, ona istinat edilen itikat, ibadet ve muamelattaki hükümlerin mesnedinin kaybolması tehlikesi ortaya çıkar. İşte bu kötü sonuçları önleyen Kıraat İlmidir.

Kıraat İlminin Metodu
 
Kıraat ve Tabakat kitapları tetkik edildiğinde, kıraat öğreniminde iki usul göze çarpar:

a- Sema veya istima, b-Arz.

Kıraat okuyan ve okutanlar arasında bu usullerden yalnız semai veya yalnız arz, bazen her ikisi birden cereyan eder. Kıraatle ilgili kitaplarda hafız ve Kuranın hayatı ve kıraat okumaları anlatılırken:

a- Sema için (semea min) veya (sem’an),
b- Arz için (karaa ala, arade ala) veya (Arden),
c- Her ikisi için ise, (Sem’an ve Arden) şeklinde ifadeler kullanılmaktadır.

Sema ve Arzın ifade ettiği manalara gelince: Sözlükte Sema, bir söze kulak verip dinlemek , Arz ise, bir kimseye bir nesneyi izah etmek  demektir.

Kıraat ilminde birer ıstılah haline gelen ve iki ayrı mesleğin adı olarak kullanıla gelen sema ve arzı Aliyyü’l-Kari şöyle tarif etmektedir:
Sema yolu öğretmenin okuyup öğrencinin dinlemesiyle olur. Bu Mütekaddimin’in yoludur.
Arz yolu ise , talebenin okuyup hocanın dinlemesiyle olur ki, bu da Müteahhirin’in yoludur.

Daha açık bir ifade ile talebe üstadının okuduğu kıratı önce dinler ve öğrenir ki, buna sema denir. Daha sonra dinleyip öğrendiği kıratı üstadının huzurunda okur. Buna da arz denir. Gerektiği yerde üstad tashih eder.

Ayrıca kıratı dinlerken üstadının dudağı ve ağzından harflerin ve kelimelerin çıkışını öğrencinin görmesi de esastır. Hem işiterek hem de dudaktan ve ağızdan görerek öğrenme, kıraat tahsilinde en belirgin bir özelliktir. Kıraatler semaan ve müşafeheten sabit olurlar. Yani ağızdan çıktığı şekliyle duyulacak, görülecek, tesbit edilecek ve öylece okunacaktır.

Kıraat İlminin Mevzuu
 
Tarifinde bahsi geçen hususlardan, yani nakl, kasr, medd, vs. gibi çeşitli şekillerde okunan Kur’an-ı Kerim kelimelerinden bahseder. Bu hususta sünnet ve icmadan faydalanır. Yani kaynağı icma ve sünnettir.

İcazetnameler
 
Arapça da izin vermek, yaptığı şeyi onaylamak, ruhsat vermek, bir şeyi geçerli ve makul saymak gibi anlamlara gelen icâzet, Türkçe’de de izin, müsade, şehâdetnâme, diploma ve olur demektir. Medrese usûlüne göre okuttuğu ders proğramını tamamlayan talebeye hocası tarafından izin verilmesine icâzet; verilen belgeye icâzetnâme, icâzet veren müderrise mücîz;  kendisine izin verilen talebeye de mücâz denilir.

Arapça da mezuniyet ve ruhsat manalarına gelen icâzet ile Farsça mektup ve kitap demek olan nâme sözcüklerinin birleşmesinden meydana gelen icâzetnâme tabirinin manası ise, “izin kağıdı” demektir. Bu lügat bilgisinden de anlaşılacağı üzere, İslâmî eğitim ve öğretimde akademik diplomaları, sanatta yeterlilik için gerekli izin ve onayı ifade eden bir terim olarak karşımıza çıkan icâzet, Osmanlılarda ve Doğu İslâm ülkelerinde, medrese ve tekke mensuplarıyla sanat erbabından eğitim ve öğretimlerini tamamlayanlara üstatlarının vermiş olduğu yazılı belgedir . Diğer bir ifade ile, bir medrese talebesinin tedris hayatına atılabileceğini gösteren diplomadır . Buna göre icâzetnâme, hocanın talebesine okuttuğu kitap ve dersi, kendisinden okuduğunu göstermek üzere vermiş olduğu belgenin adıdır.

İcazetnamelerin İçeriği
 
Genel olarak bir icâzette şu unsurlara yer verilir:

1- Besmele : İcâzetin baş tarafında yer alır. İslâmî literatürde kaleme alınan bütün yazılı metinlerin ilk satırının besmele ile başlaması geleneği, Hz. Peygamber’in şu mealdeki hadisine dayandırılmaktadır: “Besmele ile başlamayan her önemli iş, bereketsiz ve sonuçsuz kalmaya mahkumdur.”  Kur’ân’da ilk cümle olarak besmelenin yer alması da bu geleneğin oluşmasında etkili olmuştur diye düşünülebilir.

2- Hamdele : Kur’ân-ı Kerîm’in tertibinde ilk sûre olan Fatihâ Sûresi’nin “el-hamdülilâhi”  diye başlayan ilk cümlesi örnek alınarak, besmeleden sonra başlangıç cümlesi olarak “Allah’a hamd” etmeyi ifade eden “ el-hamdülillâhi” lafzı ile başlanması da yine islâmî gelenekte vazgeçilmez bir uygulama olup, söz konusu uygulamanın delîli olarak da yine yukarıdaki hadisin bir varyantı olan “Allah’a hamd ile başlamayan her önemli iş sonuçsuz kalmaya, başarısız olmaya mahkumdur.”  ifadeye dayandırılmıştır.

3- Salvele : Hz.Peygamber’e “salât ve selâm” demek olan salvelenin de yine dayanağı Kur’ân-ı Kerîm olup  yukarıdaki hadislerin farklı bir varyantı olarak zikredilen “Allah’a hamd ve bana salat-ü selâm ile başlamayan her bir önemli iş, sonuçsuz kalmaya, her türlü bereketten mahrum olmaya mahkumdur.”  mealindeki hadise dayanan bir uygulamadır. Bu üç unsurun yer almadığı bir yazılı metne temel islâmî ilimler literâtüründe rastlanılması imkansız denilecek kadar zordur. Ayrıca Hz. Peygamber’le birlikte diğer bütün peygamberlere, onun ashâbına, ehl-i beytine salât-ü selâm ve icâzet verilen konuda o ilim dalının gelişmesinde emeği geçen en önde gelen imam ve önderlerine de dua cümlesi yer alır. Bu besmele, hamdele ve salvelede övgü ifade eden ara cümleler, yazılı metnin amacına uygun olarak seçilir. Örneğin bu cümleler bir icâzetnâmede “..Kur’ân’ı (…) indiren, okunmasını, anlaşılmasını, ezberlenmesini kolaylaştıran (…)Allah’a hamdolsun” şeklinde yer alır.

4- Kelime-i şehâdet  cümlesine yer verilir.

5- İcâzet verilen ilmin önemi vurgulanır. Bu ilmi öğrenme ve öğretmenin ciddiyeti hatırlatılarak, konu ile ilgili ayetlere, hadislere ve büyük İslam bilginlerinin sözlerine yer verilir.

6- İcâzette senedin önemine dikkat çekilerek, icâzetin en önemli unsuru olan ilim silsilesinin icâzet için ne kadar önemli olduğu hatırlatılır.

7- İcâzet isteyen öğrencinin, hocası tarafından ismi, baba adı, künyesi, ailesi (veya aile lakabı), memleketi, (varsa) kabilesi vb. bilgiler zikredilir ve özellikle onun icâzet aldığı ilimde ne kadar ehliyetli olduğu vurgulanarak tanıtılır. Burada dikkat çeken husus şudur: Öğrencinin icâzet almak için hocadan talepte bulunduğu, hocanın da bu talebi düşünüp taşındıktan sonra eğer uygun bulmuşsa ve öğrencisini icâzet almaya yeterli ve ehil görmüşse o zaman icâzet vermeye karar verdiğini zikreder.

8- İcâzet veren üstat daha sonra kendisini tanıtarak öğrencisine hangi kitapları okuttuğunu ve kendisinin söz konusu kitapları kimlerden hangi yolla okuduğunu zikretmek suretiyle, kendi ilim silsilesini ortaya koyar ve öğrencisinin elde ettiği müktesebât ve kazandığı ilmî yeterlilikle bu mesleği sürdürmeye kendisi tarafından icâzetli kılındığını vurgular. Başka bir ifade ile, icâzetnâmede söz sahibi olan icâzeti alan değil, icâzeti veren üstaddır. Talebesini, kendisini, kendisinin icâzet aldığı hocaları ve hocalar silsilesinde yer alanların tümünü; kısaca icâzetteki tüm bilgileri veren, ifadeleri kullanan ve üslup sahibi olan müderristir. Bu silsileyi sayarken müderris, araya serpiştirdiği cümleciklerle, belki başka bir yerde rastlanması çok zor olan basit, ama özlü bilgilerle ifadesini süsler  ki, bu da icâzetnâmelere mahsus ve hocanın bu konudaki maharetini gösteren bir farklılıktır.

9- İcâzet silsilesi ve bu silsilede yer alan eser sahiplerinin eserleri zikredilir. İcâzetnâme verilecek ilim dalının en yetkili temsilcisine ulaşıncaya kadar, icâzet silsilesinde yer alması gereken şahısların en meşhur isim, künye, nisbe veya lakapları zikredilir. Bu sayede icâzetteki sened zinciri o alanın en yetkili imamına veya ilk temel kaynağına kadar ulaştırılmış olur. Zira bu ilk kaynakta rivâyet senedi veya müellifin icâzet silsilesi kayıtlı olacağından, bu bir anlamda o icâzet için bir kısaltma olarak kabul edilir. Ancak kıraat gibi bazı ilim dallarında  istenirse silsilede Hz. Peygamber, hatta Cabrâîl (AS) ve Allah da zikredilir ki, bunun bir sebebinin “Allah Ademe bütün isimleri öğretti ” ayetinin anlamı doğrultusunda, ilmin kaynağının Allah olduğuna işaret etmek  olduğu zikredilmektedir.

10- İcâzet veren üstad, öğrencisine, üzerine aldığı bu sorumluluğu nasıl yerine getireceğine dair yol gösterici mahiyetteki öğütlerini sıralar. Kendisine dua etmesini ister. Kendisi de ayrıca başarılı olması için özel anlamda öğrencisine, genel anlamda ise bütün Müslümanlara duada bulunur.

11- Baş tarafta olduğu gibi icâzetnâmenin sonunda yine bir “hamd ve salat-ü selam” cümlesi yer alır ki, bu hamd cümlesi, “onların dualarının sonu da şudur: Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” mealindeki ayete dayandırılmaktadır.

12- İcâzetin en alt kısmına icâzet veren hoca ismini, nesebini, künyesini, memleketini, lakabını vb. yazıp tarih düşmek suretiyle belgeyi mühürler. İcazetnâmelerin yazılmasında kullanılan dil, genellikle Arapça’dır. Bazı icâzetnâmelerde (hattatların hat sanatı ile ilgili vermiş oldukları icâzetnâmelerde olduğu gibi) Osmanlıca dil kullanılmışsa da bunun, söz konusu genel kuralı bozacak yaygınlıkta ve şöhrette olmadığı söylenebilir. Ayrıca icâzetler genel olarak nesirle yazılmış olmakla birlikte bazı manzum örneklerinin olduğu da görülür.

İcâzetnâmelerin ihtivâ ettiği bilgiler, tanzim edildikleri dönemin ilim, kültür ve sanat alanlarındaki eğitim-öğretim faaliyetlerinin işlevine, sistemlerine, eğitim kurumlarına, kadrolarına ve o dönemin müktesebatının tanıtımına ışık tuttukları için, önemli işlevleri olan yazılı belge niteliği taşıdıklarını düşünmekteyiz. Özellikle çeşitli meslek dallarında verilen icâzetnâmelerin her biri adeta verildikleri dönemin birer tanığı gibidir.

Kıraat İlminde İcazetnemeler

Kıraat ilminde icâzetlerden söz ederken isnadın önemine vurgu yapmamızın sebebi, Kur’ân kelimelerinin telaffuz keyfiyetlerinin, Hz. Peygamber’den nakledildiğine dair rivayetlerin sağlam, güvenilir ve doğru olduğunun, bizzat ondan kıraat alanlardan ve daha sonra da onlardan kıraat alanlardan… icâzet veren üstada gelinceye kadar kesintisiz bir sened zinciri ile ortaya konulmasından dolayıdır.

Bu yolla, okunan kelamın Kur’ân olup olmadığına dair oluşabilecek tüm tereddütlerin ortadan kaldırılması amaçlanmış ve bu amacın gerçekleştirilmesinde icâzet usulü çok önemli bir fonksiyon icra etmiştir. Diğer bir ifade ile nakle dayalı ilimlerde, nakledilen kelamın veya ifadenin doğruluğunun ve güvenilirliğinin sağlanması için sözün asıl sahibine götürülmesi ve ondan nakledildiğinin tevsik edilmesi bakımından, onu işiten kimselerin sırayla zikredilmesi önemlidir. Özellikle tabiîn devrinin son dönemlerinde senedleriyle birlikte kıraatleri tespit çalışmalarının başlaması , ilk dönemlerden itibaren bu işe ne kadar önem verildiğini göstermektedir. Ancak kıraat ilmindeki isnadın önemini anlamak ve hadis ilmindeki icâzetle arasındaki farkı kavrayabilmek için şu ince ayrıntının çok iyi anlaşılması gerekir: Kıraat ilminde düzenlenen icâzetin sened zincirinde yer alanların rivayet ettikleri okuma biçimi, yalnızca işitmeye bağlı olarak gerçekleşen bir faaliyet olmayıp, işitmenin yanı sıra bizzat üstadın ağzından da talim edilerek alınması (müşafehe) şart koşulmuş olan bir ameliyedir.  Söz konusu şartı şu ifadeden anlayabiliyoruz: “Kıraatta üstad (mukrî), kıraatleri bilen ve onları üstadlarının ağzından talim yolu ile öğrenerek aktaran kimsedir. Böyle bir kimse kıraat ilmine dair bir kitabı ezberlemiş olsa da eğer o kitabı silsile yolu ile okuyan bir kimseden bizzat okumamış ise, bu kitabın muhtevasını bir başkasına okutması için kendisine izin verilmez. Çünkü kıraat ilmine dair bir takım bilgiler vardır ki, onlar bizzat üstaddan işitilmek veya ağızdan talim yolu ile öğrenilerek alınmak suretiyle maharet kazanılabilir.”

Kıraatte isnâd konusu ile ilgili zikredilmesi gereken bir diğer husus da şudur: “Kıraatte et-Teysîr ve eş-Şâtıbiyye gibi meşhur olan kitaplardan birisine ulaştırılarak yapılan isnad, âlî isnâddır.”  Buna göre ed-Dânî’nin et-Teysîr ile İmam Şâtıbî’nin eş- Şâtıbiyye adlı eserlerine kadar kıraat silsilesi zikredilen talebenin icâzetteki rivâyet senedi sağlam bir yolla Rasulullah’a  ulaşmış olmaktadır.

Kur’ân kıraatında esas olan, kıraâtı Hz. Peygamber’e kadar ulaşan imamlardan bir imamın okuyuşunu, güvenilir bir kimseden eğitim yolu ile öğrenip almaktır.  Bu, yukarıda da işaret olunduğu üzere, bizzat Hz. Peygamber tarafından okunmuş ve okutulmuş bir metin olan  Kur’ân’ın lafzî ve fonetik (aynı zamanda bunların sonucu olan anlam) bütünlüğünü korumak için gösterilen titizliğin bir ifadesidir. Bundan dolayı okuyuşun mütevâtir bir senedle Hz. Peygamber’e kadar ulaşması, sahih bir kıraatte aranan şartlardan birisi olarak kabul edilmiştir.  Günümüze kadar bu faaliyetin nasıl yapıldığına dair en çarpıcı bilgileri bize kadar ulaştıran tarihi vesikalardan birisi de hiç şüphesiz kıraat ilmi tahsilinin sonunda tanzim edilen icâzetnâmelerdir.

Kıraat ilminde icâzet, Kur’ân lafızlarının usulüne uygun bir üslupla okunması açısından okuyucuda bulunması gereken niteliklerin mevcudiyetini belirten yazılı yeterlilik belgesi anlamındadır. Aranan niteliklerin varlığının sözle ifade edilmesi şefevî icâzet olup, Kur’ân’ın tamamını veya bir bölümünü üstada okumak (arz) veya onu üstattan dinlemek (semâ)  suretiyle kıraat imamlarından birinin kıraatinde yahut birden fazla imamın kıraatini okumada yeterli seviyeye gelmekle elde edilir.

Bu tanımlamada vurgulanan hususlardan birincisi, okuyucunun Kur’ân lafızlarını usulüne uygun bir biçimde okuması ve bunun, onda bir meleke haline gelmesidir. Bu niteliğe sahip olmayı, İbnü’l-Cezerî’nin, “Allah Teâla Kur’ân’ın muhafazasını Kur’ân ehlinden dilediği kimselere tahsis edince, güvenilir imamlar (hafızlar) onun en doğrusuna vakıf olmak için bütün gayretleriyle o işe eğildiler. H.z Peygamber’den onu harf harf almak suretiyle ne bir harekeyi, ne bir sükunu, ne de bir hazfi ihmal ettiler…”  sözündeki gibi anlamak gerekir. Yani kıraatte icâzet alabilecek konuma gelmek, onu eksiksiz olarak okuyacak ve okutacak duruma gelecek bir seviyeye ulaşmak demektir. İkincisi ise, bu eğitimi bir üstad kontrolünde gerçekleştirmektir. Çünkü bunda yalnızca anlam veya sadece lafız yeterli olmayıp, bunların yanı sıra eda (seslendirme, tilavet, fonetik) boyutu da önem arz ettiği için bir üstadın ağzından (fem-i muhsin) alınmasını zorunlu kılmaktadır.  Bir diğer ifade ile kırâatin tamamını ezberlese bile bir kimse kurrâdan sayılmaz. Kurrâdan sayılabilmesi için o kimsenin kırâate tam hakim olması ve onu semâ’ ve müşâfehe yolu ile bir üstatdan almış olması şarttır.  Eğer kırâat okutan üstad, okuttuğu kitabı üstadından hangi yolla okuduğunu bilmezse, ondan kıraat almanın da doğru olmayacağı söylenmiştir.  Dolayısıyla bir kitabı ezberden okumak, onu okutmaya ehil olmak anlamına gelmeyeceğini  vurgulamamızın sebebi de budur.

Bu tanımlamada kırâat eğitimi usulü açısından, hocanın talebeye veya talebenin hocaya okumasına işaret edildiği anlaşılsa da, burada her iki faaliyetin bir arada gerçekleştiğini  söylemek daha doğru olacaktır. Yani kıraat eğitiminde, talebe hocaya okur, hoca da talebenin okuduğu kısımları tekrar etmek suretiyle talim eder; yahut önce hoca okur, talebe de onu hocanın ağzından doğru bir biçimde alarak telaffuzu öğrenmeye çalışır. Bu şekildeki eğitimde hoca ve talebe aktif olarak eğitimin içerisinde olup, arz, sema ve kıraat bir aradadır. Bu eğitim belli bir düzeye ulaştığında, yani öğretimde üzerinde durulan hususların talebe tarafından yeterince kavrandığı kanaati oluşunca, sadece talebenin okuyup, hocanın dinlemesi ve yalnızca hatalı ve yanlış okunan yerlerde hocanın müdahale etmesi şeklinde bir eğitim sürdürülür ki, bu sayede talebe öğrendiği şeylere iyice maharet kazanacak düzeye gelmiş olur. Bunda da arz, sema ve kıraat bir aradadır, ama aktif olan talebedir. Suyûtî, bu usulle ilgili şöyle bir ayrıntı nakletmektedir: “İbn Bathân, kendisinden kıraat okuyan talebenin hatasını bir kenara yazar, talebe hatmini tamamlayıp icâzet talebinde bulunduğunda kaydettiği hatalarını ona sorar, eğer talebe o hataları düzeltmiş ve doğrusunu öğrenmişse, icâzetini verir; aksi halde ona yeniden hatim yaptırırdı.”

Kırâatte icâzetnâmenin tanzimi ile ilgili vurgulanması gereken bir diğer husus da şudur: Önceden eğitimini icâzeti olmayan bir üstatdan tamamlaması veya eğitim esnasında hocasının vefat etmesi gibi çeşitli sebeplerden dolayı icâzet alamamış olan birisi, kendisine icâzet verebilecek bir üstat bulduğunda, fazla zaman kaybetmemek için üstatda bir kanaat hasıl edecek kadar o ilim dalında bütün meseleleri ihtiva eden bir kitap okuması veya üstadın onu bir imtihan disiplini içerisinde seviyesini tespit edecek aşamalarla bilgisini kontrol etmesi gerekir. Bunun sonucunda kendisinden icâzet talep edilen üstad, eğer bu kişiyi icâzete ehil görürse, ona icâzet verir, aksi halde icâzet vermez. Bu usulde üstad, kendisinden icazet isteyenin yeterliliğini ölçmek için sorgulama tekniklerini kullanarak, icâzete konu olan ilim dalı ile ilgili her şeyi ona sorabildiği gibi, ayrıca o sahada yazılmış temel kaynaklar hakkında da ondan açıklama yapmasını isteyebilir. Bunda her ne kadar aktif olan talebeymiş gibi görünse bile hocanın da en az talebe kadar aktif ve dikkatli olması zorunludur.

Yukarıda konu ile ilgili söylenenlerden, bir eğitim sürecinin tamamlanması sonucunda oluşan kanaatle verilen bir icâzetnâme anlaşılırken, bu son söylenen hususta bundan farklı olarak, önceden tamamlanmış olan bir eğitim sürecinin daha sonra icâzetli bir üstad tarafından tescil edilmesi diye anlaşılabilecek bir icâzetnâmeyi anlatmaktadır. Ancak özellikle kıraatte icâzet veren üstadın verdiği icâzette bu duruma işarette bulunması gerekir. Yani kendisinden icâzet talebinde bulunan kişinin söz konusu ilmi kendisinden okumadığı, ancak icâzet için talepte bulunduğu sırada kendisini yeterli donanıma sahip olduğunu gördüğü ve tecrübe ettiği için bu icâzeti ona verdiğini bir şekilde belirtir. Dolayısı ile bu kayıt, icâzet yoluyla yapılan tescilin mahiyetini de belli etmiş olur.  Bu durum, “kıraatin mücerret icâzetle rivayet edilemeyeceği”  ilkesi ile de çelişmez. Çünkü önemli olan kişinin, icâzet alacak ehliyete sahip olmasıdır. Bu ehliyete sahip olduğunu ispatlayan birisi için verilen icâzet, onun bu ilim dalında gerekli donanıma sahip olduğuna üstadının şehadette bulunması anlamını ifade edeceğinden , bunun mücerret icâzetle aynı anlamı ifade etmeyeceği açıktır.

Hz. Peygamber’in Kur’ân öğretmek üzere görevlendirdiği her bir sahabe,  bir anlamda O’ndan sözlü icâzet alan birisi olarak kabul edilecek olursa bu, hem sözlü, hem de resmî bir hüviyet arz etmesi bakımından, kıraat ilminde icâzet uygulamasının dinî bir gerekçesi olarak da değerlendirilebilir. Ayrıca Hz. Osman’ın Mushafı çoğaltmak için kurduğu komisyonda, mushafları istinsah eden üyelerin, daha sonra bu nüshalarla, ilgili merkezlere gönderilmeleri ve orada Kur’ân eğitimi ile meşgul olmak üzere görevlendirilmeleri de  kanaatimizce yine resmî birer icâzet olarak algılanabilecek ilk uygulamalardır. Çünkü bu komisyon üyelerinin Kur’ân kıraati konusunda maharet sahibi oldukları hakkında bir tereddüt söz konusu olmadığı gibi, onların bu konudaki ehliyetleri ile ilgili hiçbir ihtilaf da nakledilmemiştir. Ayrıca bunların istinsah komisyonunda görevlendirilmeleri ve bu görevlerinin herkes tarafından bilinmesi, Hz Osman’ın emri ile, kendilerine resmi izin ve yetki verilerek söz konusu merkezlere gönderilmeleri sözlü-resmî  bir icâzet, bu uygulamaların da kıraatte icâzetlerin başlangıcı olabileceği söylenebilir. Ancak bunu hadisteki mücerret sözlü icâzetle ve bir de bugünkü anlamda şekli unsurlara sahip belli lafızlarla ifade edilen izin belgesi anlamındaki icâzetle karıştırmamak gerekir.

Hz. Osman’ın istinsah ettirdiği nüshalar esas alınarak kısa zamanda herkes bir mushaf edinme gayreti içerisine girmiş, kısa zamanda müslümanların elindeki mushafların sayısı artmıştır. Bu sebeple kıraat eğitiminde arz ve sema usulüne bir de Kur’ân okumayı bilmek ve Kur’ân-ı Kerîm’in bir nüshasına sahip olmak, bu nüshayı icâzetli üstatlardan okumak usulü ilave edilmiş ; telif döneminden sonra da eğitimin teorik boyutunu, okuduğu kıraatin metodolojisini ve sened zincirini ortaya koyan kitapların okunması zorunluluğu getirilmiştir. İlk yazılı kıraat icâzeti örneklerinin üslup ve kapsam olarak III. (IX) yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıktığı yolunda yaygın bir kanaat oluşmuş; daha sonraları Kitâbü’s-seba’, et-Teysîr ve eş-Şâtıbiyye gibi kitapların telif edilmesiyle bu eserlerin müelliflerine varan rivayet zincirleri zikredilerek icâzetnâmeler tertip edilmeye başlanmıştır. Ana hatlarıyla şekil ve muhtevâ bakımından kırâat icâzetnâmeleri, yukarıda icâzetnâmelerin içeriği başlığı altında incelediğimiz unsurları içermektedir.

Kıraat İmamları

1- Abdullah bin Kesir el- Mekki ed-Dari (120/737):

Kıraatte Mekkelilerin imamıdır. H. 45/M.665 yılında Mekke’de doğdu. Sahabeden Abdullah bin Zubeyr, Ebu Eyyub el-Ensari ve Enes bin Malik, Tabiinden de Mücahit bin Cübeyr’i görmüş ve onlardan rivayette bulunmuştur.

Kıraati ARZAN Abdullah bin Sabit’ten okumuş, ayrıca Mücahit bin Cübeyir’e de arzetmiştir.

İbnu Mücahit der ki: “Abdullah bin Kesir Mekke’de kıraatte üzerinde ittifak edilen İMAM olmuş ve 120/737 yılında vefat etmiştir.”

2- Nafi bin Abdurrahman b.Ebi Nuayim el- medeni(169/785):

Kıraatte Medinelilerin imamıdır. Yetmiş seneye yakın uzun bir zaman insanlara Kur’an tilavetinde bulunmuştur.

Kıraati Medineli Tabiilerden almıştır. Bilhassa Abdurrahman b. Hürmüz, Ebu Cafer, Şeybe b. Nisah, Yezid b. Ruman, Müslüm b. Cündüb ve Salih b. Havvat’tan kıraat aldığı mütevatiren sabittir.

Abdullah b. Ahmet b. Hanbel diyor ki: “”Babama; hangi kıraatin kendisine daha hoş (iyi) geldiğini sordum. Medinelilerin kıraati, dedi. Ondan sonra hangisi, deyince; Asım Kıraati, dedi.

3- Ebu Amr Zeban b. el-A’la et-Temimi el-Mazini el-Basri (154/770):

Mekke, Medine, Kufe ve Basra’da pek çok kimseden okuyan ve kıraatte üstadı kendisininkinden daha çok biri bulunmayan Ebu Amir, Kıraatte Basralıların imamıdır.

Kıraati arzen okuduğu üstatları arasında bilhassa Hasan el-Basri, Humeyd b. Kays el-A’rac, Ebu’l-Aliye er-Riyi, Sait b. Cübeyr, Şeybe b. Nisah, Asım b. ebi’n-Nücud, Abdullah b. İshak, Abdullah b. Kesir, Ata b. Ebi Rebbah, İkrime b. Halid el-Mahzumi, İbnu Abbas’ın kölesi İkrime, Mücahid b. Cübeyir, Ebu Cafer, Nasır b. Asım, Yezid b. Rumman ve Yahya b. Ya’mur’u sayabiliriz.

4- Abdullah b. Amir b. Yezid el-Yahsubi (118/736):

Şamlıların kıraatte imamlarıdır. Kıraati arzen Ebu’d-Derda ve Muğire b. Ebi Şihap’tan;(44) semaen ise sahabeden Muaviye b. Ebi Süfyan, en-Nu’man b. Bişir, Vesile b. el-Eska’ ve Fudale b. Ubeyd gibi bir çok kimseden almıştır.

5- Asım b. Behdele Ebu Bekir el-Esedi (128/745):

Kufelilerin kıraatte imamlarıdır. Kıraati arzan Ebu Abdurrahman es-Sülemi, Zirr b. Hubeyş ve Ebu Umar eş-Şeybani’den alan Asım, insanlar içinde Kur’an’ı en güzel okuyan biriydi.

Talebelerinden Hafs şöyle der: “Asım bana dedi ki, kıraatlerden sana okuttuklarım, benim Hz. Ali’den Ebu Abdurrahman es-Sülemiye intikal edeni okuduğum kıraattir. Ebu Bekir b. Ayyaş’a okuttuğum ise, İbnu Mes’uddan Zirr b. Hubeyş’e intikal edipte benim kendisine arz ettiğim kıraattir.”

6- Hamza b. Habip b. Ammare, Ebu Ammare el-Kufi (156/772):

Kıraatte Kufelilerin imamıdır. Sahabeden bazısını görmüş olan Hamza, kıraati arzan Süleyman el-A’meş, Hurman b. A’yun, Muhammed b. Abdurrahman b. Ebi Leyla, Talha b. Masrif, Muğire b. Miksem ve Cafer b. Muhammed gibi tabiinin ileri gelenlerinden almıştır.

Denilir ki: Hamza, el-A’meşten İbnu Mes’udun kıraatini; İbnu Ebi Leyladan Hz. Ali’nin kıraatini; Ebu İshak’tan da her iki kıraati okurdu. Hz. Osman mushafının uygunluğundan çıkmamak şartıyla İbnu Mes’udun kıraatini Hurmandan da okumuştur. Bu Hamza’nın ihtiyari idi.

Süfyan es-Sevri de, Hamza’nın rivayeti olmadıkça Allah’ın kitabından hiçbir harfi okumadığını nakleder.

7- Ali b.Hamza Ebu’l-Hasan el-Kisai, (189/805):

Kıraatte Kufelilerin imamıdır. Kıraati arzan Hamza, Muhammet b. Ebi Leyla, İsa b. Ummar el-Hemedani’den almış ve Ebu Bekir b. Ayyaş, Cafer’in oğulları İsmail ile Yakup’tan da çeşitli kıraat vecihleri rivayet etmiştir. İbnu Mücahit der ki: “el-Kissai, Hamza ve başkasının kıraatinden seçilmiş ve imamlardan gelen rivayetlerden çıkmadan orta bir kıraat meydana getirmiştir.”

İbnu Amir Şamlıların,  Asım, Hamza, el-Kisai  Kufelilerin; İbnu Kesir Mekkelilerin; Ebu Amir Basralıların;  Nafi ise Medinelilerin  kıraatte ÜSTAD ve İMAM kabul edilmiştir.

Her biri bir beldenin kıraat imamı ve üstadı kabul edilen yedi imamın hiç birinin kıraatine ta’n edilmemiş, hepsinin kıraatleri sıhhatlı görülmüştür. Bu yedi imamın kıraatleri cumhura göre mütevatirdir.

Tarih : 2010-06-23 - Okunma : 401
KUR'AN kategorisine ait diğer içerikler
SIFATLAR
KIRAAT İLMİ
YARDIMCI İŞARETLER
KUR'AN FLASH
KUR'AN MEALİ OKURKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER
KUR'AN'I ANLAYARAK OKUMALI
KUR'AN "BİZ"E İNDİRİLDİ
İNSAN KUR'AN'LA NİÇİN VE NASIL BULUŞMALI?
KUR'AN'A ÇEKEN YOLLAR
KUR'AN'IN KIRAATLERİ
Listenin tümü >>
 
Arama
Site Menü
Çok Okunan İçerikler
Link Arşivi
Paylaşım

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
www.kurankurslari.com
Sitede bulunan tüm içerikleri kaynak göstererek kullanabilirsiniz
Code By asilweb